Ezber, kimilerine göre yetenek, kimilerine göre de bir zeka göstergesi. Tınaz Titiz için ise toplumun her tarafına sirayet etmiş bir kanser türü. Titiz, ezberin olmadığı, insanların soru sormayı bildikleri, öğrenebilme kabiliyetlerinin farkında oldukları ve kişiye özel değer sistemlerinin oluşturulduğu bir eğitim hayal ediyor.
Beyaz Nokta Gelişim Vakfı, eğitimle ilgili bir sivil toplum kuruluşu. Vakıf toplumun sorun çözme kabiliyetini geliştirme amacıyla kuruldu. Vakfın Başkanı Tınaz Titiz, uzun süren siyasi hayatında bir dönem kültür ve turizm bakanlığı, 3 dönem de milletvekilliği yaptı. Siyasetten ayrıldıktan sonra kendisini eğitim sisteminde gördüğü büyük yanlışları gidermeye adayan Titiz, insanları “öğrenilmiş çaresizlik”lerinden kurtarmak için çalışıyor. Titiz’e göre eğitim sistemi birbirine benzemeyen 15 milyon insana zorla aynı gereksiz bilgileri öğreterek onları aynılaştırıyor. Üstelik sistemin ezber üzerine kurulması insanların sorun çözme kabiliyetlerini köreltiyor ve onları öğrenilmiş çaresizliğe itiyor. Böylece kendi başlarına hiçbir şey öğrenemeyeceklerini düşünen bireyler, hep başkalarından yardım bekliyor, karşılaştıkları sorunları çözemiyor ve yeni şeyler öğrenemiyor. Titiz şu andaki sistemin hemen değişemeyeceğini ama sistemin içine koyulan 3 temel yeni yaklaşımla çocukların öğrenme yeteneklerini yeniden kazanabileceklerini düşünüyor; ezbersiz eğitim, doğru soru sorma teknikleri ve gereksiz bilgilerle yapılan zihinsel tacizin önüne geçilmesi.
BEYAZ NOKTA GELIŞIM VAKFI NEDEN KURULDU, NELER YAPIYOR?
Beyaz Nokta 1994 yılında kuruldu. Genellikle insanlar görme engellilerle ilgili bir vakıf sanıyorlar, ama değil. Vakfın misyonu toplumun sorun çözme kabiliyetini geliştirmek. Bu biraz soyut bir kavram. Ama bunu insanlardaki bağışıklık sistemine benzetebiliriz. Herhangi bir sorunla karşılaşan atalarımızdan bazıları karşılaştıkları sorunlar yüzünden yok olmuş bazıları da bu sorunlara karşı antikorlar geliştirmiş veya korunma mekanizması oluşturmuş. Dolayısıyla biz şimdi dünyaya sıfır yaşında gelmiyoruz aslında, en küçüğümüz 4-5 milyon yaşında geliyor. Milyonlarca bakteri virüs gibi mikroplara karşı ne yapacağımızı bilerek dünyaya geliyoruz. Şimdi insanda bunun karşılığı her neyse insandan oluşan topluluklarda da bunun karşılığı var.
BU DA SORUN ÇÖZME KABILIYETI MI?
Toplumlar afetler, fakirlik, sosyal çalkantılar, savaşlar gibi sorunlarla karşılaşıyor. Bütün bunlara dayanamayanlar yok oluyor, diğerleri ise sorunları çözdüğünde devamında gelen nesiller de bu sorunlara hazırlıklı olarak dünyaya geliyor. Bu kabiliyet nesilden nesile aktarılıyor. Siz bilmeseniz de genlerinizde bunlar var. İşte bunlara sorun çözme kabiliyeti diyoruz. İnsandaki bağışıklık sistemi çöktüğü zaman ne oluyorsa toplumlarda da bağışıklık sistemi zarar gördüğü zaman aynı şeyler oluyor.
BU KABILIYET NASIL GELIŞTIRILIYOR?
Beyaz Nokta Gelişim Vakfı da böyle bir tanıdan ortaya çıktı. Toplumun bağışıklık sisteminde sorunlar vardır her zaman. Örneğin finansal bir kriz var, buna direnemezsek ölürüz. Türk toplumunun bu tür hastalıklara karşı bağışıklığı az. Bu tip bağışıklık sistemini güçlendirmiş toplumlara bakarsanız bireyselliğin çok geliştiği yerler olduğunu görüyorsunuz. Türk toplumunda ise “ben bir tebaanın öğesiyim, padişahın kuluyum, ben hiçim, toplumun ancak parçasıyım” mantığı yerleşmiştir. Bireysel olarak ayakta kalan vatandaşlara sahip toplumlar sorunlarla daha kolay başa çıkar.
TÜRKIYE BIR CUMHURIYET OLALI 80 YIL OLMASINA RAĞMEN BU MANTIK SÜRÜYOR MU?
80 yıl birey için uzun, ama toplum ömrü için hiçbir şey. Tabii bu 80 yılın nasıl geçirildiği de önemli. Bağışıklık sistemi yerinde mi sayıyor yoksa geriye mi gidiyor? Buna da bakmak lazım. Ne yazık ki bir takım sorgulanmayan köklü alışkanlıklarımız, bağışıklığımızın neden düşük olduğunu sorgulamamıza da engel oluyor.
Ezber bir kanser gibi tüm hayatımızı sarmış
EZBERCILIK DE SORGULAMADIĞIMIZ ALIŞKANLIKLARIMIZDAN BIRI MI?
Ezber, Türkçe bir sözcük değil, Farsça. “Yürekten” anlamına geliyor. Bizde ise “belleme” anlamına geliyor ve bir eğitim terimi olarak kullanılıyor. Ezberi gündelik hayatımızda da yaparız. Yaşamamız için gereklidir. Annemizin adını, telefon numaramızı öğreniriz. Ama tüm eğitim sistemimiz de bunun üzerine kurulu. Oysa ezber sorgulamaya kapalıdır. “Niye öyle?” diye sorarsanız “O öyledir” cevabını alırsınız. Bu yüzden de sorgulamayan, sorgulamadığı için de sorunları çözemeyen insanlar ortaya çıkıyor. Çünkü bir sorunu çözebilmenin yolu “neden” sorusunu sormaktan geçiyor. Nedenlerini sorgulamaktan ziyade “bu benim başıma gelmiş bir derttir” diyerek sorunlarınızı kabul ederseniz, sorunlara çare bulamazsınız. Ezber, okul, aile ve iş yeri kültürlerimize sirayet etmiş, kanser gibi yayılmış. Öyle ki en iyi eğitimleri almış, en modern görünen kişilerin dahi sormak konusunda böyle bir defoları var.
AMA DÜŞÜNMEK DE ÖĞRENMEKTEN GEÇMIYOR MU?
Emir Kusturica’nın Arizona Rüyası isimli filminde geçen bir söz vardır: “İnsanlar doğar, yaşar ve ölür; bu arada düşünürler. Köpekler, atlar düşünür ama balıklar düşünmez, çünkü onlar her şeyi bilir.” Örneğin insan vücudunda binlerce kimyasal aktivite olur ama biz hiçbirini düşünerek yapmayız. Çünkü vücudumuz ne yapacağını zaten biliyor. Ezber de bunun gibi düşünmeye olan ihtiyacı öldürüyor. İnsanın birçok yeteneği var ama en büyük ve en sağlam yeteneği öğrenebilme yeteneği. Öğrenebildiği ölçüde isteklerine ulaşıyor. İngilizce öğrenen daha çok para kazanıyor. Basketbolda daha çok top çeviren biri takımda daha iyi yerlere geliyor. Öğrenen öğrenemeyene göre hep bir fark yaratıyor.
EZBERIN IÇINDE ÖĞRENMEK DE YOK MU?
Ezber dediğimiz şey öğrenmeye katiyen yer vermiyor. Niçin en iyi yaptığımız şey, yani öğrenme unutturulmaya çalışılıyor da onun yerine yapay olarak dışarıdan bize talimat veriliyor. Ne giyeceksiniz, nasıl davranacaksınız, neyi nereden öğreneceksiniz, kim size öğretecek, bütün bunların hepsine size dışarıdan veriliyor. Toplumlarda yönetenler ve yönetilenler vardır. Yönetenler daima kendi söylediğinin dışına çıkmayan insan tipi arıyorlar. Dolayısıyla onlar için insanların kendi başına öğrenmeleri, kendi yollarını çizmeleri çok arzu edilebilir bir şey değil. Nelerin doğru, nelerin yanlış, nelerin güzel, nelerin çirkin olduğunu söyleyen hazır bir değer sistemi var, bunun uygulanmasını istiyorlar.
Önce öğrenilmiş çaresizliği yenmek gerekiyor
BU YAKLAŞIM, INSANLARA NE TÜR ZARARLAR VERIYOR?
Bütün bu kolay yönetebilme süreci için döndürülen sistem nedeniyle ister istemez biz o kadar az şey öğreniyoruz ki bir süre sonra “öğrenilmiş çaresizlik” denilen şey oluşmaya başlıyor. Her şey dışımızdan geldiği için bir süre sonra beynimiz “madem her şeyi bana birileri söylüyor, demek ki ben kendi başıma yapamam” diye düşünmeye başlıyor. Dolayısıyla “İspanyolca öğren” dendiğinde “ben kendim öğrenemem, birisi gelsin öğretsin” diye düşünüyoruz.
BUNU AŞMANIN YOLU NEDIR?
Bu öğrenilmiş çaresizliği yenmenin yolu ona neden olan şeyi ortadan kaldırmak. Ona neden şey de insanların unuttuğu yüksek öğrenme kabiliyetinin tekrar insanlara tanıtılması. Bu aynı fakir bir insana “sol iç cebinde çok para var” demeye benziyor. Elini attığı anda bir servet görecek. Fakat insanlar burada çok direniyorlar, “Ben her yerimi aradım öyle bir şey yok, sen beni kandırıyorsun” diyorlar. Bu arada kurulu sistem bu öğrenmeye açıkça değil ama saklı olarak karşı çıkıyor. Çünkü kendi varlığıyla öğrenme sistemi çakışıyor. Öğrenmeye başladığı anda bütün o sistemin değişmesi gerekiyor. Yaşam alanlarında çok derin değişikliklerin olması gerekiyor.
BU TEORI DÜNYADA NASIL ORTAYA ÇIKMIŞ?
Bütün toplumlar içinde her zaman bunun farkına varan insanlar çıkmış. Ama öbür taraftan çok kalabalık bir kitle içinde bu insanlar sanat veya bilim yapmışlar, diğerleri de bunlar deha diyerek herkesin böyle olamayacağına karar vermişler. Ama 20. yüzyılda ortaya çıkan iletişim devrimi ve internet, insanların kendi kabiliyetlerinin tam olarak ortaya çıkmasını sağlamaya başladı. Örneğin, bakan olduğum dönemlerde sık sık Arnavutluk’a gidiyorduk. Orada televizyonlar ve radyolar yalnızca açma-kapama düğmesine sahipti. Rusya da dışa kapalı bir toplumdu. Ne zaman ki insanlar başka toplumlarla ilgili gerçekleri öğrenmeye başladılar, o zaman bu devletler de yıkıldı. Bu teori aslında, “zorunlu eğitime hayır” gösterileriyle İsviçre’de daha sistemli bir şekilde ortaya çıktı. Herkesin zihin yapısı kendine özgü olduğu için ihtiyaçları da özgün. Bu yüzden zamanla okullar ve üniformalar tarihe karışacak. Elbette okula da sosyalleşmek için ihtiyacımız olacak ama sistemler değişecek. Bu öğrenme devrimi bundan sonra durdurulamaz bir hale geldi, ama elbette hemen olabilecek bir şey değil.
İNSAN BIR ÖĞRENME MAKINESI
Herhangi bir okulda okumayanlar ihtiyaçları olan şeyleri araştırarak öğreniyorlar. Bu insanlar öğrenmeyi öğrenen insanlar mı?
Öncelikle bu öğrenilmiş çaresizlik denen eşiği aşmış olmaları gerekiyor. “Ben öğrenemem” yerine kendisinin muhteşem bir öğrenme makinesi olması gerektiğini öğrenmesi gerekiyor. Bugün işinize yarayan hangi tutum, bilgi, beceri ve davranış varsa bunların yüzde 90’ını zaten siz istediğiniz için öğrenmişsinizdir. Yürümeyi, konuşmayı, ıslık çalmayı, birisine iltifat etmeyi, özür dilemeyi veya kavga etmeyi okuldan öğrenmediniz. Şimdi artık okul sizi bir yere getirdi. Bundan sonra nereye kadar gideceğiniz tamamen sizin öğrenebilme kabiliyetinizle ilgili. Bu mekanizmayı ne kadar harekete geçireceğiniz ve kendinizi çaresizlikten ne kadar kurtaracağınıza bağlı. Eğer o çaresizlik çok ilerlemişse ve yakın sosyal çevrenizdeki insanlarda sürekli olarak “Sen beceremezsin yapamazsın” derlerse, siz de öğretilenlerin dışına çıkamazsınız.
BIR DE ZIHINSEL TACIZDEN SÖZ EDIYORSUNUZ, BU NASIL BIR TACIZ TÜRÜ?
Buna zihinsel tecavüz de diyebilirsiniz. Ben yüksek öğrenebilme kabiliyetine sahipsem ve ihtiyaçlarımı tespit edebiliyorsam, dışarıdan birinin gelip zihnime bir şeyler sokuşturmasına zihinsel taciz diyorum. Bir çocuğa ileride ihtiyaç duyacağı faiz hesabını öğretiyorlar. O an ona ihtiyacı yok. Ayrıca bir bütün olarak ihtiyacımız olan bilgiler parçalanarak öğretiliyor. Tarih, fizik, beden eğitimi dersleri veriliyor ve sana “Bunları nasıl birleştirirsen birleştir” deniyor. Ben birkaç yıl önce bir okulda beden eğitimi hocalarına “Çocuklara takla atlatmayı niye öğretiyorsunuz” dedim. Onlar da “Müfredatta var, o yüzden öğretiyoruz” dediler. Fizik hocalarına “Çarpışma olayını niye öğretiyorsunuz” dedim, onlar da aynı cevabı verdiler. İnsan koşarken veya bir aracın içinde düştüğünde enerjisi atması gerekir, eğer takla atarak düşmese kemikleri kırılır. Bu fizikle beden eğitimin ortak noktası. Ama bu bilgileri parça parça verirseniz birleştirmek çok zordur. Bunlar ayrı ayrı yapılınca öğretmenler de neden bu bilgileri öğrettiklerini bilmiyorlar. Dolayısıyla bu bilgiler işe yaramaz hale geliyor.
YENI ÖĞRENME SISTEMINDE BÖYLE DERSLER YOK MU?
Bu yeni öğrenme modelinde bunların birbirinden parçalanmadan bir bütün içerisinde, yani senaryolar içinde öğretilmesi gerekiyor. Çocuklara değişik ortamlar sunulacak. Onlar da orada sadece ihtiyaç duydukları bilgileri alacaklar. Bir de soruları olduğu zaman sorabilecek birilerinin olması yetiyor. Yeni öğrenme modelinin temelindeki yaklaşım bu.
İHTIYAÇLARIMIZI NEREDEN BILECEĞIZ? KIMSE KALKIP 2. DÜNYA SAVAŞI TARIHINI OKUMAZ SANIRIM?
Evet, bunları öğrenmeyiz. Sadece şunlara ihtiyacımız var: Benim bir şeye ihtiyacım var, onu nasıl öğreneceğim? İşte burada çocuklara birkaç tekniğin öğretilmesi ve yol gösterilmesi gerekiyor. Bunlardan bir tanesi soru sormak ve doğru soru sorma taktiği. Doğru sorular bir buldozer gibi öğrenme yolunu açarken kısır sorular onun önünü kapatıyor. Örneğin Çince öğrenmek isteyen biri “Bana Çinceyi kim öğretir?” sorusunu sorarsa sıkışıp kalıyor. Ama “Benim Çinceye niçin ihtiyacım var, benden başka kimin ihtiyacı var, o ihtiyacı olanları tanıyor muyum, bunların yazıldığı bir kaynak var mı?” gibi otomatik olarak yüzlerce soru sorabilirisiniz. Bir de kişinin ikna edilmesi gerekiyor. Öğrenebileceğinin ona gösterilmesi gerekiyor. O yüzden bu sistemde öğrenmek isteyenlere yardımcı olan insanlara ben öğretmen değil moderatör yani kolaylaştırıcı diyorum.
Bir çocuğu bu öğrenme modeli ile yetiştirmek istesek nereden başlamamız gerekiyor?
Gerçekçi olmak gerekirse benim söylediğim bu modelle ben kendi çocuğumu yetiştirmem. Çocuğumu normal okul sisteminin içine veririm ama öbür taraftan da öğrenilmiş çaresizliğe düşmesine engel olurum. Okul sistemini kaldıramadığım için kalkıp da yel değirmenlerine savaş açmama lüzum yok. Ama sahip olduğum böylesine büyük bir yeteneğin unutturulmasına rıza göstermiyorum. “Ben öğrenebilirim”e inanacakları ortamların oluşturulması lazım. Nitekim ben kendi çocuklarıma bunu yaptım. Herkese tavsiyem, okul temelli sisteme veya öğretme temelli topluma savaş açmaları değil, onu şimdi bir hayat gerçeği olarak kabullenmeleri ama öbür taraftan tanrının kendilerine ve çocuklarına bahşettiği yüksek öğrenim kabiliyetini kullanmaları. Ayrıca, kim tarafından gelirse gelsin, kendisini zihinsel tacize kapatabilmesi de önemli.
BÖYLE BIR SISTEMDE HER ZEKA SEVIYESINE SAHIP INSAN KENDINI KEŞFEDEBILIR MI?
Herkes, herkes… Zeka seviyesi de tartışmalı bir konu zaten. Bir ara çoklu zeka ortaya çıkmıştı. Şimdi ise soru sorma zekası daha önemli. Öğrenme ve sorun çözme kabiliyeti ancak yüksek öğrenebilirliğin idrak edilmesi ve hayata geçirilmesi ile mümkün olan bir şey. Alvin Toffler “21. yüzyılın cahilleri, okuma yazma bilmeyenler değil, öğrendiklerini silemeyen ve bunun üzerine yeni şeyler öğrenemeyen insanlar olacak” diyor. Ama burada silebilme unutma anlamında değil. Silmek, isteyerek o bilgiyi ve ilgili tüm bağlantıları ortadan kaldırmak ve üzerine yeni bilgileri kurmak anlamına geliyor.
Bu model pek çok ülkeye ilham veriyor
ŞU ANDA BU ÖĞRETIM SISTEMIN UYGULAYANLAR VAR MI?
ABD’de “Homeschooling” diye bir yaklaşım var, aileler çocuklarını kendi isteklerine göre yetiştiriyorlar. Ama tabii bu daha çok dindar ailelerde görülüyor. Ayrıca çocukların koşullandırıldığını söyleyen ve en büyük özgürlüğü zihinsel özgürlük olarak gören aileler de var. Şimdi giderek örgün eğitime de giriyor. Fransa’da İngiltere’de, İrlanda’da, yeni Zelanda’da bu model okullara ilham veriyor. Sadece okullarda değil işyerlerine de girmiş durumda. İş yerleri de artık bilinçli olarak ortam oluşturuyor ve çalışanın kendi rızasıyla öğrenmesini sağlıyor.
Bu sistemde çok iyi insanlar yetişebileceği gibi, son derece boş kişilerin yetişebilmesi de mümkün gibi.
Olabilir. Tabii ki nasıl ortamlar hazırladığımıza bağlı. Burada anne babaya büyük bir sorumluluk düşüyor diyoruz. Bu modelin pratikte uygulanması tamamen sorunsuz değil. Kabul etmemiz gerekiyor. Onun için ben yel değişmelerine savaş açmak yerine sisteme birkaç tane parça koyup o parçaların özenle korunması gerektiğine inanıyorum. O parçalardan bir tanesi çocuklarımızın soru sormasının kesinlikle engellenmemesi. İkincisi sürekli ezber yapmalarını engelleyelim. Yani ezberin iyi bir şey olmadığını hem onlar hem de hocalar kabul etsin. Bir diğeri de doğru soru sorma yollarını keşfetmeleri elbette.
YENI MÜFREDAT DEĞIŞIKLIĞI YAPILDI, BUNU NASIL KARŞILIYORSUNUZ?
Son birkaç yıldır bu yönde gelişmeler var. Daha önce hiç konuşulmayan şeyler şimdi Talim Terbiye’de konuşuluyor. Burada Beyaz Nokta’nın da rolünün olduğunu düşünüyorum. Beyaz Nokta’da çalışan arkadaşımız Alp Boydak, Talim Terbiye Kurulu’na üye oldu, 4 yıldır orada çalışıyor. O ve onun gibi düşünenler epey gayret sarf ediyorlar.
EĞITIM SISTEMI IYI KI BAŞARISIZ
“Eğitim sistemi, tamamen birbirinin aynısı olmasını istediği bireyler yetiştirmeye yönelik. Ama tabii ki hiçbir sistem tam başarılı olmadığı için bunu yapamıyorlar. İyi ki de yapamıyorlar. Aradan sızanlar oluyor. Bugün gerçekten ortaya çıkan sosyal inovasyonlar, yenilikler, değişik fikirler bu sistemin şekillendiremediği insanlar tarafından geliyor. 15 milyon öğrencinin bulunduğu bir sistemde Milli Eğitim Bakanlığı’na sorumluluk yüklemek de çok zor. Asıl sorumluluk anne-babalara düşüyor. Oturup düşünmeleri gerekiyor: “Ben her şeyimi çocuğumun eğitimi için harcıyorum, ama zihinsel tacize uğramadan özgür olabilmesi için bana düşen görevler neler?” Okuldaki insanlar, devletin kendilerine vermiş olduğu müfredatı oradaki çocuklara öğretmekle yükümlü. İçlerinde 3-5 tane meraklı öğretmen varsa da bu anne-babayı ardışık sorumluluktan kurtaramaz. Anne-babalara, toplumun kanaat önderlerine ve onların örgütlediği STK’lara önemli görevler düşüyor.”
Yazar Gülizar BÜYÜKKARA Cumartesi, 22 Kasım 2008
KAYNAK: http://www.bilgicagi.com

0 yorum:
Yorum Gönder