Değişip duran vücut kimyası, her gün bir yenisi eklenen sivilceleri ve yeni taşındığı ilçede arkadaşsız olmanın verdiği gerginlikle, hırçın, huysuz, kaygılı, yani sıradan bir ergendim liseye başladığımda.
Üstelik bir çok olumsuz öğrenme sırtlanmıştım ortaokuldan; matematik dahiler içindi ve (ahh!) müziğe karşı yetenekli değildim.
Bir karış suratla derslere girip çıkıyordum ben de...
Perşembe günü 3.—4. ders Müzik, Yer: Müzik Salonu yazıyordu ders programında.
Basamakları oflaya puflaya çıktığımı da söylememe gerek yok sanırım.
Arka sıralardan birine oturup beklemeye başladım ders öğretmenini.
Bir taraftan da duvarlara bakıyordum göz ucuyla : Beethoven, Mozart, Tchaikovsky, Bach portreleri ile adını bile duymadığım bir çok enstrümanın resmi vardı duvarlarda.
Tahtaya porte çizilmiş, Sol ve Fa anahtarları alt alta yerleştirilmişti.Ne yani, müzik şarkı söylemekten ibaret değil miydi?
Ben daha ürkmeye fırsat bulamadan, kahverengi eteği ve çiçekli gömleğiyle Nurten Hanım girdi içeri.
‘’İncecik sesiyle bizi selamladı’’ dediğimi duysa kızardı şüphesiz.Mezzo soprano sesiyle neşeli bir günaydın astı havaya.
Ne kadar zarifti bilseniz...
İlk derste adet olduğu üzere, sırayla ismimizi söylemeye başladık.Daha önce bir koroda yer alan veya bir enstrüman çalan olup olmadığını sordu Nurten Hanım.
Kaplumbağa olsaydım eğer, kafamı tam bu anda çekebilirdim kabuğuma. Ortaokulda seçmelere katılmış ve yeteneksiz bulunmuştum çünkü.Şarkı söylemeyi ve müzik dinlemyi çok seven ben, yeteneksizdim ve ‘’elendi’’ mührü vardı hala üzerimde.
Zaten sınıftan da sadece 2 parmak havalanmıştı.Nurten Hanım gülümseyerek ‘’Çok güzel çocuklar.’’ dedi.’’Demek ki önce müzikle barıştıracağız sizi.’’
Bu cümleyi bir ünlem ilave ederek yapıştırdım belleğime.Barışmak !
‘’Ben şarkı söylemeyi çok seviyorum ama...’’ diye tısladım içimden.
Nurten Hanım tam bu sırada sanki beni duymuşçasına ‘’Şarkı söylemeyi sever misiniz çocuklar? Yürürken, çalışırken, keyifli ya da hüzünlüyken söylediğiniz oluyordur.(?)’’
--Evet !
--Evet çok !
Bu kez içimden tıslamamış olacağım ki sınıftakiler de gülmeye başladı.
Nurten Hanım yanıma yaklaştı. da gülüyordu.
--Çok mu seviyorsun bakalım?
Çok utanmıştım; sadece başımı sallayabildim.
--Bize bir şarkı söylemek ister misin?
Tencere ve kapak birlikteliğinden ya da aynı anda çarpan kapılardan hallice olan sesimle söylemeye cesaret edemezdim. Artık kaplumbağaydım ve sadece kafamı değil, kol ve bacaklarımı da sokmuştum kabuğuma.
Nurten Hanım elini yavaşça omzuma koydu:
--‘’Çocuklar size şarkı söylemek için ses güzelliği gerektiğini kim söyledi?’’ dedi.
---?!!!
---Bakın çocuklar şarkı söylemek sesi güzel olanların tekelinde değildir.Şarkı söylemek için istemek yeterlidir. Varsın kimse dinlemesin.Siz söyleyin ama mutlaka söyleyin.
Sınıftan biri ‘’ O zaman koroya herkesi alacaksınız hocam.’’ dedi. Hepimiz güldük tabii. Nurten Hanım ‘’hayır’’ dedi sakince.
---Hayır, koroya seçmeler yapacağım.Hem hiç zaman koroya giremeseniz bile şarkı söylemek çok güzeldir çocuklar. Üstelik bu yıl içinde sizinle çok güzel şeyler paylaşacağız. Önümüzdeki ders sakın gecikmeyin.
Sınıftan çıkarken hala yanıyordu yüzüm.A a ! Nasıl bir kadın bu!(?) Acaba ne yapacak? En çok da ‘’Acaba beni sevmiş midir?’’ soruları geçiyordu aklımdan.
Artık okulda bekleyecek bir ‘’şey’’im olmuştu. İçimi ısıtan bir şey!...
Perşembe günü hızla çıktım basamakları. En önce ben ulaşmıştım müzik salonuna. Yakından inceledim bu kez duvarları. Şu şu kadar senfoni bestelemiş, bu bu kadar konçerto. İyi de, konçerto ne ki? Senfoni ne ? Ya opera?
Nurten Hanım yine çok şık, çok zarifti sınıfa geldiğinde. Müziğin insan yaşamı üzerinde etkisi, bir kültür öğesi oluşu ile ilgili konuşma yapmaya başladı.
---Eee hocam, hani sürpriz?
---Bekleyin.
Ders bitti. Heyecanla geçen teneffüsün ardından koşarak çıkılan basamaklar...
Herkesin yerleşmesini bekledi. Ve o sakin, mezo soprano sesiyle ‘’Çocuklar, bundan böyle her hafta 20 dk. Klasik müzik dinleyeceğiz.’’ dedi.Kimse gülmedi, kimse sevinmedi. Aksine ‘’Yaa , oofff!’’ sesleri ile kano yaptık.
Nurten Hanım, klasik müzik dinlemenin öneminden, gereğinden falan söz etmedi. Müzik setine bir cd. Yerleştirdi ve sınıf adının sonradan ‘’Ay Işığı Sonratı’’ olduğunu öğrendiğimiz o eşsiz eserle doldu.
Ders bitti. İnanın dışarı çıkamadık. Sonraki haftalarda Für Elise, Türk Marşı, Bolero gibi hepsi birer kült olan eserleri dinlemeye başladık. Biz dinlerken Nurten Hanım da bize sorular soruyordu:
---Ne hissediyorsunuz?Sizce burada ne anlatılıyor, gibi sorulardı bunlar.
Bir gün Rodrigo’nun Gitar Konçertolarını dinlerken, hocam:
--Dilan , sence burada anlatılan ne? sorusuyla kendime geldim.
Eserden çok etkilenmiştim ve ilk kez geçekten müziği anladığımı seziyordum artık.
--- Hocam, burada bir çift var, dedim. Çok aşıklar birbirlerine. ma sonra değişiyor duyguları ve kavga etmeye başlıyorlar. Evet hocam, kavga ediyor bu çift.
Gülümsedi Nurten Hanım,’’Çocuklar, bu eserde anlatılan bir iç savaştır.Aşk kavgası değil.’’ dedi.
Bunun üzerine benim yorumuma hepimiz kahkaha attık.
Öğretim yılı süresince daha bir çok güzel eser dinleyip tartıştık.İcra edemiyor olmak kimseyi rahatsız etmiyordu artık. Hepimiz iyi birer dinleyici olma yönünde ilerliyorduk çünkü.
Yepyeni bir sayfa açılmıştı önümde. Ne müzik sadece söylemekti; ne de ben yeteneksizdim. Kulağım eğitiliyordu gün geçtikçe. Müzikle değilse de kendimle yeniden barışmıştım.
Bu motivasyonla üniversitede yan alan olarak müziği seçtim. Enstrümanım da kemandı.Hayır, amacım Vivaldi çalmak değildi.Aylarca çalmak için çabaladığım parça ‘’Orda Bir Köy Var Uzakta’’ parçası idi.Çünkü mezun olunca beni bekleyen gerçek buydu...
Atanınca 5 yıl çalıştım doğuda.4 yıl sınıf öğretmenliği, 1 yıl da ilçede ihtiyaç nedeniyle müzik öğretmenliği yaptım.
Üç ayrı okulda derslere giriyordum.Yaklaşık 900 öğrencim vardı.Pekiyi sizce her okulda her derste yanımda ne götürüyordum acaba?Küçük bir müzik seti ve onlarca cd. Diyen varsa aranızda, kutlarım sizi.
Büyüdüm şimdi. Vazgeçmenin, korkmanın, didinmemenin en büyük ayıp olduğunu biliyordum artık.’’Ben yapamam’’ deyip kestirip atmıyorum bir şeyi. Benim de yeteneklerim ve sınırlarım var. Ne güzel ki var ve ben onları aşmaya ve geliştirmeye çalışabiliyorum.
Bunun dışında liseden beri fazla değişmeyen şeyler de var tabii hayatımda...
Hala hiçbir konserde solist olarak yer almadım mesela. Ama hala her yerde çığlık çığlığa söylüyorum şarkılarımı. Yoksa hiç uslanmayacak mıyım ne?
(*)Dilan KEYVAN Yüreğimdeki Resimler (Öğretmen Hatıraları)S.430 Eğitim Bir-Sen Yayınları

0 yorum:
Yorum Gönder