Matematik Karşısında Neden Çuvallıyoruz ? - 1

0 yorum




Merhaba Dostlar, yıllardır Türk Toplumu olarak matematikten neden başarısız olduğumuz üzerine çok şeyler söylendi ve yazıldı.Şu ülkeden kopya çekildi olmadı.Bu ülkeden kopya çekildi olmadı.Bu konular zor dendi müfredattan çıkarıldı onun yerine yeni konular kondu olmadı.Olmadı,olmadı,olmadı….Gah Türk Toplumunun yüzde kaçı aptal dendi, gah bütün suç modern matematikte dendi, gah öğretmenlerde iş yok dendi.En sonunda ihale ‘’Öğrenciler çalışmıyor!’’ denerek ihale Nasrettin Hoca fıkrasında olduğu gibi öğrencilerin üzerine bırakıldı..

Nasreddin Hoca'nın bir gün caddenin ortasında bir şeyler aradığını gören ahali dayanamayıp sorar;
-Hocam hayırdır, ne arıyorsunuz?
Nasreddin Hoca ise;
-Yüzüğümü kaybettim onu arıyorum, der.
Ahali meraklanarak;
-Caddede mi kaybettiniz? diye sorar.
Nasreddin Hoca ciddiyetini bozmadan cevap verir;
-Yok, kömürlükte kaybettim!
Ahali bunun üzerine yarı kızgın bir ifade ile;
-Hocam oldu mu şimdi? Kömürlükte kaybettiğin yüzüğün burada ne işi var? diye sorar.
Hoca yine ciddi bir ifadeyle her zamanki nükteli cevabını verir;
-Kömürlük çok karanlık, burası ise aydınlık!

İhale niçin öğrencilerin üzerinde kaldı dersiniz ? Çünkü zincirin en zayıf halkası öğrenciler de ondan. Öğrenci değil mi efendim, çalışsın,başarsın dendi.1960-1970’lerin dışa kapalı Türkiye’sinde yapılan yanlışlar bir suretle gizlendi.Çünkü okul sınavlarında değerlendirme standart puan üzerinde değil en çok puan alandan en az puan alana doğru sıralandığı için okul kontenjanları sırlamaya göre öğrenci aldı sorun görülmedi veya görülmek istenmedi.

Ülkemizde yaşanan sorunu ortaya koymak için iki tesbiti bilgilerinize sunuyorum.

1-Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Asker Ali Abiyev, Türkiye'de orta dereceli okullarda verilen matematik eğitiminin yeni baştan ele alınması ve çağın gerekleriyle uyumlu hale getirilmesi gerektiğini, matematik dersinin zeka gelişimine önemli etkide bulunduğuna ve insan yaşamında önemli yer tuttuğuna dikkati çeken Prof. Dr. Abiyev, AA Muhabirine, ''Ama maalesef matematik diye öğretilenlerle gençlerimizin zamanı çalınıyor, zihinsel gelişimleri sekteye uğratılıyor'' diyor..

''Türkiye'de gençlerin matematiği pek sevmediklerine tanık olduğunu'' ifade eden Prof. Dr. Abiyev, şöyle devam etti: ''Gençlerimiz matematiği sevmiyor ve sevmemekte de haklılar. Oysa zeka ve muhakeme yeteneğine dayanan matematik, öğrencilerin en fazla sevdiği ders olmalı. Gençlerimizin matematiği sevmemesinin çeşitli nedenleri var. Öncelikle öğretmenlerimiz yetersiz. Matematik öğretmenleri yeterli bilgiye ve ders anlatma yeteneğine sahip olmalı. Aksi takdirde ders ders olmaktan çıkar, eziyete dönüşür. Gençlerimizin yaşadığı da bu.''

Çürük temel üzerine inşa edilen çok katlı bina yıkılır, sağlam temel üzerine inşa edilmemiş matematikle bir yere varılamaz. Ders verdiğimiz üniversite öğrencilerinin çok zayıf olduklarına tanık oluyoruz. Hani onlara yeniden matematik öğretiyoruz desek fazla abartmış olmayız. Bir bakıma bu gençlerin matematik konusunda hiçbir şey bilmediklerini kabul ederek, derslere başlıyoruz.''
( Yazının tamamı Web: http://www.matematigisevdirenadam.com’dan Matematik Haberleri Bölümü
‘’Üniversitelilerin Matematiği Zayıf ‘’ Başlıklı Yazı )
2-Prf:Dr.Yahya Kemal KAYA’nın Prof.Sabri ÖZBAYDAR’dan aktardığına göre bir Türk dostu İngiliz Prof. ‘’Bakıyorum Türk çocukları başka ülkelerde gördüğüm akranlarından daha zeki şeyler, .Ama merak ediyorum sonra hangi metotları kullanıyorsunuz da bu zeki küçüklerden şu farklı büyükleri elde ediyorsunuz ?’’ diye hayretle soruyor.
Sonra bu büyükler sınıf öğretmeni, matematik öğretmeni olarak eğitim sistemine geri dönüyor, iyi niyetle, fedakarca ,yerine göre deli gibi çalıştıkları halde farkına varmadan öğrencilerin deyim yerindeyse canına okuyorlar…

Ondan sonra da suçu yıkacak birini arıyoruz.Bazıları ‘’Necip Hocam sizin derdiniz birilerini suçlamak mı ?’’ diye sorabilir.Hayır benim derdim kimseleri suçlamak değil çünkü suçlamalar problemi çözseydi bu zamana kadar bu sorunu çözmüş olurduk.Benim derdim çözümlere giden adımları atmak için problemin kaynağının ve çözümün hiç aklınıza gelmeyen yerde olduğuna dikkat çekmek.

Son yıllarda teknoloji alanında yaşanan hızlı değişim matematik alanında yaşadığımız problemin boyutunu tüm çıplaklığıyla ortaya koydu.Yani deyim yerindeyse ‘’Peruk düştü, kel göründü.’’ Misali…

1-Avrupa ülkeleri ve ABD dâhil gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin üye olduğu OECD`nin her yıl yayımladığı `Education at a Glance` raporunun 2006 versiyonu açıklandı. Raporda, OECD`ye üye ülkelerde 15 yaşındaki öğrenciler arasında yapılan matematik bilgi performansında Finlandiya, Kore ve Hollanda diğer ülkelerindeki ortalamadan daha yüksek başarı sağlarken Türkiye basari sıralamasında sonlarda yer aldı.
2- Türkiye 2006 yılında, 57 ülke arasında, matematikte 43. sırada yer aldı.
Bu iki sonucu ortaya koyup durum tespiti yaptıktan sonra matematik üzerine araştırma ve çalışmalar yapan , yeni projeler geliştirmeye çalışan bir eğitimci olarak klasik yola sapmış olsam ben de iki şey yapabilirdim.
1-Bu sonuçlardan yola çıkarak daha önceleri yapıldığı gibi mazeretler üretip birlerini suçlama.
2-Başarısızlığın nedeni olarak onlarca madde sayma.
Birinci yola sapmayacağım çünkü suçlamalar bize zaman kaybından başka bir şey kazandırmayacak.Aynı zamanda eğitimin birer parçaları olan bizler bir takımız.Başarısızlıklarımız takıma ait bundan sonra kazanacağımız başarılarda takıma ait olacak.
İkinci yol da sapmayacağım çünkü bu maddeleri saymakta sonunda beni taraflardan bazılarını suçlamaya götürecek.Bize lazım olan da suçlama değil çözüm.Çok iyi öğrendiğim bir şey mazeretlerin sayıldığı bir yer çözümlerden uzaklaştığımız yer olacaktır.
Böyle bir durumda tekrar karanlıkta kaybettiği yüzüğünü aydınlıkta arayan Nasrettin Hocamızın durumuna düşeceğiz.Ben diyorum ki tüm taraflar olarak çok değerliyiz ve iyi niyetliyiz.Fakat yaptığım araştırmalar sonucu sürdüğüm izler beni Anadolu’ya ve bu topraklardaki büyük atılımların baş mimarları olan Mevlana ,Yunus,Mimar Sinan ve Nasrettin Hoca’ya ulaştırdı.
Onlara bu durumu anlatıp görüşlerini sordum.Onlar da bana söz birliği etmişcesine ‘’Bizlerden uzaklaştınız o yüzden bu sıkıntıları yaşıyorsunuz.Batı bizlere siz batıya hayransınız.Bize tekrar sarılırsanız ve iyi niyetle yola çıkarsanız bu işi çözersiniz.Ayrıca bir takım olduğunuz halde birbirinizi suçluyorsunuz.Yüzlerce mazeret üretiyorsunuz.’’ dediler.
‘’Çözüm ne ? dedim. Cevaben’’Sorunun ana kaynağını bire indirmek.’’ dediler.
‘’Sorunun ana nedenini siz biliyor musunuz? dedim. ‘’Biliyoruz ama daha iyi anlaşılması halk arasında anlatılan birbirinin benzeri olayı paylaşmak istiyoruz.’’
Anlatın bakalım:
1. Mahmut Selimiye kışlasını denetlemeye gider.Kışladan içeri girer.Her zaman olması gereken ve padişahı selamlamak için atılan 9 pare top atışı olmamıştır.Tabi padişah buna çok kızar ve kışlanın bütün paşalarını toplayarak hesap sorar.Paşalar da sorumlu olarak topçu çavuşunu çağırırlar.Padişah topçu çavuşuna sorar:
'Neden top atışı yapılmadı?'
Çavuş cevap verir:
'Efendim tam 18 tane sebebi var.'
Padişah:
'Say bakalım.'
Çavuş:
'1-Barut yok..'
Padişah hemen araya girer:
'Tamam gerisini sayma.'

2-Napolyon, savaşın kaybından sonra, General'ine sormuş; "Neden yenildik?.."
General cevap vermiş; "98 tane sebep var!.."
"Say" demiş, Napolyon ve General saymaya başlamış; "Bir; barut bitti, iki "
Napolyon, General'in sözünü kesmiş; "Gerisini sayma, barutu biten ordu savaş kazanamaz!.."

Necip Güven

Devamını Oku.. Read full story

Dahi Nasıl Yetiştirilir?

0 yorum


Deha ya da bu yeteneğe sahip olma anlamına gelen dâhilik, her zaman ilgi çekici bir konu olmuştur. Son yıllarda kişisel gelişim düşünce ve pratiklerinin artışıyla söz konusu ilgi, çok daha yüksek boyutlara ulaştı. Kişisel gelişim ve özelde NLP’nin başarılı insanların hayatlarını model alma veya modelleme teorisini benimsemesi, ister istemez, dâhilerin de modellenmesini gündeme getirdi. Buna göre, eğer dâhilerin davranış ve düşünce kalıplarını deşifre edilebilir ve bunları taklit edilebilirseniz, siz de bir dahi olabilirsiniz.

Bu bakış açısının faydalı ya da faydasız olduğu ayrı bir konu ama, kendi içinde çelişik durduğu rahatlıkla söylenebilir. Zira dahilik ya da deha, ‘normal’ algısından hareketle, daha doğrusu ‘normal’e göre tanımlanmış bir kavramdır; ve ama dahilik normal üstü bir düzeye işaret eder. Yani, çok az sayıda insanda bulunuyor olması gerekir. O zaman dahiler nasıl taklit edilebilir? Belki buradaki çelişkiyi uzlaştıracak bir yaklaşım, her insanda kendine has da olsa bir dâhilik çekirdeğinin bulunduğunu kabul etmekten geçiyor. Böyle bakıldığında bir model olarak dâhilerin incelenmesi ve çözümlenmeye çalışılması, makul hatta son derece faydalı bir çaba olarak gözükmektedir.

Bununla birlikte, dâhiliğin ne olduğu tarihin hiçbir döneminde tam olarak vuzuha kavuşmamıştır. Dahası, her dönemin hâkim anlayışı dehanın tanımlanışı üzerinde daima etkide bulunmuştur. Meselâ, 1970’lere kadar dahilik salt zihinsel bir üstünlük olarak kabul edildiği için, beyin ve beynin yapısı üzerinde çokça durulmuş; ama kararlılık, ısrarcılık, motivasyon gibi duyguları, irade gücünü ve genel olarak kişilik özelliklerini ilgilendiren boyutlar büyük oranda göz ardı edilmiştir. Bu eksikliktir ki, bir dahi olduğu kabul edilen Albert Einstein’ın beyninin incelenmesi sırasında araştırmacılara büyük bir heyecanla belli bir olağanüstülükle karşılaşmayı ümit ettirmiştir. Ama bilindiği üzere, Einstein’ın beyni ne normalden büyük, ne de sıra dışı bir nitelikte çıkmıştı.

Günümüzde duygusal zekâ ve çoklu zekâ kuramlarının ortaya çıkışından sonra, dahiliğin daha geniş ve doğru gözüken bir perspektif içinde değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bugün dâhilik hakkındaki yaygın kabul, dâhiliğin üretken vasfının salt bir beyin ameliyesi olmadığı, ama aynı zamanda insanın kişilik özellikleriyle de yakından alâkalı olarak gün yüzü gördüğü şeklindedir. Bu bakış açısı, toplum içinde bir çok insanın dahi olabileceğini öngörmese bile, her insanın dahilerin kişilik özelliklerini kendilerine örnek alabileceğini bir imkân olarak ortaya koymuştur ki, tek başına değerli görülmesi gereken sonuç da, işte budur.

Dâhiliğin ne olduğu üzerine tam bir fikir birliği olmadığını söylemiştik. Genel kabule göre, dâhilik insanın kendisini hemen hemen her duruma adapte edebilme yeteneği ve elindeki çok kısıtlı imkânlardan büyüleyici sonuçlar elde edebilmesidir. Bu tanım bize dâhiliğin ortaya çıkması için insanın önüne aşılması neredeyse imkânsız gibi gözüken ‘duvar’ların çıkması gerektiğini hatırlatır. Sorunsuz ve sorusuz akıp giden bir yaşam ya da hiçbir engele takılmadan, hiçbir ağırlık taşımadan akıp giden düşünceler içinden dâhilik çıkmaz. Deha, deyiş yerindeyse, aşılması çok zor bir duvarın varlığıyla ortaya çıkan ve o duvarın hiç akla gelmeyecek yöntemlerle, ama büyük bir çaba sonucunda aşılmasına verilen addır. Bu noktada akla gelen klasik örnek, ampulün mucidi Edison’dur. Edison ampulün icadı üzerinde çalışırken başarısız olduğu her deneme sonrasında duvara toslamış gibidir. Ama o duvarlar karşısında yılgınlık göstermemiş, bir amaca doğru yürümüş, odaklanmış, ısrar etmiş, ama hepsinden önemlisi çok çalışmıştır.

Şu halde dâhiliğin önündeki en büyük engel, “Ben zaten bu işi yapamam” düşüncesidir. Bu güvensizlik ve yılgınlık, bir dâhinin lügatinde yer almaz. Dahi, karşısında duran koca duvarı aşmakla büyük ve yüce bir amacı gerçekleştirmiş olacağını düşünür. Bu yüzden, ince zekâsını kendisine yönelik yıkıcı bir eleştiri aleti olarak istihdam etmez. Nitekim, Goleman dahiliğin üretkenlik boyutundan bahsederken, bir “akış” hâlinden söz eder. Akış hâli duygusal zihnin eleştirel zihni bastırdığı durumlardır. Bu durum duygusal zekânın en üst noktasıdır, duyguların tümüyle performans ve öğrenmenin hizmetine verilmesidir. Duygular hem denetim altındadır ve yönlendirilmektedir, aynı zamanda da olumlu enerji yüklüdür ve yapılmakta olan işle uyumludur. Dikkat yalnızca eldeki işe odaklanır. Yüksek bir konsantrasyon söz konusudur. Akış hâlinde beyin, dingin bir durumdadır. Sessizleşir ve kendi işini yapar. Deha açısından önemli olan, işte bu hali sürdürebilmektir.
Goleman’ın bu söylediklerinin de ima ettiği üzere, dâhiliğin üç temel bileşeni söz konusudur. Birincisi, dahiler zengin bir hayal gücüne sahiptirler. Bu, onlara gerçekte mevcut olan şeylerin zihinlerinde rahatlıkla yerlerinin değiştirmeleri ve yeni kombinasyonlar kurulabilmesi imkânını verir. Kalp, duygular ve akıl üçgeninde hayal gücünü çalıştırmak, dâhinin çözüm üzerinde ‘uykuya dalması’na benzer. Bu, aslında her insanın yaşayabileceği bir süreçtir. Fakat dâhileri diğerlerinden ayıran faktör, onların hayallerinde kurdukları yeni biçimleri ya da hayallerinde kurdukları yeni düşünceleri, ‘hayal dünyası’nda bırakmamalarıdır. Bu da, onların ikinci önemli özelliklerini ortaya koyar: üretkenlik.

Dâhilerin diğer insanlara göre yeni fikirlere dikkat etme, onları muhafaza etme ve onları deneyerek gerçekleştirmeye çalışma gibi bir özellikleri vardır. Meselâ, ünlü sürrealist ressam Salvador Dali, yapacağı resimlerin imgelerini zapt etmek için yarı uyku halinden faydalanırdı. Aslında hepimizin tam uykuya geçmeden önceki anlarda garip algı tecrübeleri vardır. Ama Dali, o tecrübeleri zapt etme yöntemini geliştirmekle bizden farklılaşmaktadır.

Dâhilerin üçüncü önemli özelliği, meydan okuma cesaretleridir. Dahiler karşılaştıkları yeni durumlarda başarısızlık ya da hayal kırıklığı yaşama ihtimallerine yenik düşmezler. Bunun da iki önemli sebebi vardır. Birincisi, ulaşacakları şeyin kendilerinin yaşama ihtimalinin olduğu başarısızlıktan çok daha önemli olduğunu düşünürler. İkincisi, bu amaca ulaşmak için çaba göstermek, onlar için bir zorunluluk ya da angarya değil, hayatta kendilerine en büyük tatmin sağlayan bir zevktir. Yani dahi, kendisini yenilikçi bir süreç içinde tanımlar ve o süreç içinde ‘kendisi olabildiği’ için bundan büyük bir zevk duyar.

Dahiler hakkında yaygın kanaatlerden biri de, onların deliliğe çok yakın durduklarıdır. Fakat dâhilerin kişilik özellikleri üzerine yapılan son çalışmalar, onların aslında kişilik noktasında çok ince ölçülü bir denge halinde olduklarını ortaya koymaktadır. Mihaly Csikszentmihalyi From Creativity: The Work and Lives of 91 Eminent People adlı eserinde dehaya sahip insanların kişilik özelliklerini şöyle sıralamaktadır:

1. Dâhi insanlar, yüksek bir fiziksel enerjiye sahiptirler; ama aynı zamanda sessiz ve sakindirler. Büyük bir konsantrasyonla canlı ve tutkulu bir şekilde uzun saatler çalışırlar. Bu enerji, zannedildiği gibi, doğuştan gelen bir özellik değil, sonradan içsel olarak üretilen bir özelliktir; ve beynin ve kalbin bir konuya odaklanmasıyla ilgilidir.

Burada önemli olan, dâhilerin enerjilerini kontrol etmeleridir. Onlar takvim, saat ya da dışsal bir yönlendiriciye başvurarak kendilerini idare etmezler. İhtiyaç duyduklarında hemen kendilerini bir konu üzerine konsantre edebilirler. Bu yüksek konsantrasyonu, genlerinden dolayı değil, deneme yanılma yoluyla amaçlara ulaşmada başarılı stratejiler geliştirmeleri sayesinde elde ederler.

2. Dâhiler zeki gözükürler ama aynı zamanda doğaldırlar. Hatta fiiliyatta ne kadar zeki oldukları tartışılır durumdadır. Başka bir ifadeyle, hem derin bir iç görüye sahiplerdir, hem de çocukça bir ruha. Burada, akla gelen ilk örneklerden birisi Mozart’tır. Mozart bu iki boyutu kendi bünyesinde birleştirmiş bir sanatçıydı.

3. Dâhi insanlar oyun ile disiplini bir potada eritirler. Yaptıkları işi eğlenceli bir oyun kıvamında ele alırlar. Ama bunda aşırıya kaçmazlar. Her şeyi oyuna dönüştürüp işin ciddiyetini incitmezler. Heykeltraş Nina Holton’a göre insanlara heykeltraş olduğunuzu söylerseniz, bunun ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu söylerler size. Ama onun bu tür sorulara cevabı, “Evet çok heyecan verici ve yaparken zevk duyuyorum. Ama bu iş, aynı zamanda bir marangozun ya da boyacının yaptığı işten farksız.” şeklinde. Ona göre insanlar işin bir tarafını öne çıkarırken, diğer tarafını ihmal ediyorlar.

4. Dâhi insanlar hem bir gerçeklik duygusuna hem de fantezi kabiliyetine sahiptirler. Büyük sanat ya da bilim mevcut dünyadan farklı bir dünya tasavvur edebilme yeteneğiyle ilgilidir. Toplumun geri kalanı, bu tasavvur ve görüşleri, gerçeklikle ilgisi olmayan fanteziler olarak görürler. Haklıdırlar da. Ama sanat ya da bilim dediğimiz şey mevcut gerçeklik diye düşündüğümüz şeyin ötesine geçebilmekle ilgilidir.

5. Dâhi insanlar hem dışa dönük hem içe dönüktürler. Biz ise genelde bunlardan birine eğilimliyizdir. Ya kalabalık içinde oluruz, ya da camdan dışarıda yağan yağmuru seyrederiz. Fakat son psikolojik araştırmalar, dışa dönüklük ve içe dönüklüğün her insanda en yerleşik kişilik özellikleri olduğunu ortaya koymaktadır. Dahi insanların farkı, bu ikisi arasında çok güzel bir denge kuruyor olmalarıdır.

6. Dâhi insanlar hem alçakgönüllü hem de onurludurlar. Bu aslında anlaşılır bir şey. Çünkü bu insanlar kendilerinden önce yapılmış veya icat edilmiş eserlerin farkındadırlar. Ve bu farkındalık, onları alçakgönüllü kılar. Ama aynı zamanda kendileri de belli katkılar yapmışlardır. Bu yüzden, alçakgönüllülüğü bir zillete dönüştürmeyip onurlarını korumayı bilirler.

7. Dâhi insanlar hem asi hem muhafazakardır. İlk önce bir kültürü benimsemeden ve içselleştirmeden yaratıcı olmanın imkânı yoktur. Sadece geleneksel olmak değişmesi mümkün olmayan bir alan bırakır. Geçmişte değer verilmiş olan şeyleri göz ardı ederek sürekli değişiklik ve değişik attraksiyonlar denemek de, çok nadiren ilerleme olarak kabul edilebilecek bir yenilik üretir. Geleneksel yaşam kalıpları içinde kendi evinde yaşayan sanatçı Eva Zeisel’in yaptığı üretimler bugün Museum of Modern Art’ın nadide köşelerinde sergileniyor. Ona göre dahi olma fikrinin kendisi bir amaç olamaz. Çünkü farklı olmak negatif bir motivdir ve hiçbir büyük üretim negatif bir eğilim sonucunda doğmaz. Dâhice üretim süreci ancak olumlu bir motivden hareket edilirse başarıya ulaşabilir. Bu işin gelenek kısmıdır. Ama dahi aynı zamanda geleneğin güvenli çerçevesinin dışına çıkmak zorundadır. Sonucun ne olduğunu kestiremeyeceği bir akıntının içine atlama cesareti gösterebilmelidir.

8. Dâhi insanların çoğu, yaptıkları işe tutkuyla sarılırlar; ama aynı zamanda işleri hakkında son derece objektif bir bakışa da sahiptirler. Tutku zorluklar karşısında yılmamayı sağlarken, objektivite yahut nesnellik de sonuçta sağlam bir ürün çıkmasını mümkün kılar.

Bu maddelerin de gösterdiği gibi, dâhiler kişiliklerinin iki ayrı kutuptaki boyutlarını olabildiğince bir araya getirirler. Ve galiba, birbirlerine zıt gözüken bu özellikleri bir araya getirebildikleri oranda deha güçlerini geliştirme şansına sahip olurlar.
Gelgelelim, günümüzde dehanın önünde ciddi engeller bulunmaktadır.

DAHİLİĞİN ÖNÜNDEKİ EN ÖNEMLİ ENGELLER

Üretkenliği engelleyen önemli faktörlerden biri, eğitim sistemindeki aksaklıklardır. Birinci sınıftan itibaren sadece çalışmaya koşullandırılan çocukların eğlenmek için zamanları yoktur, çünkü daima öğrenmek zorunda oldukları şeyler vardır.

Dehanın toplumda az görülmesinin bir başka nedeni de, toplumda ideal insan konusundaki yerleşik kabulün ağırbaşlı, itaatkâr, büyüklerine saygıda kusur etmeyen, kendisine verilen görev her neyse onu yerine getiren bir insan portresi çiziyor olmasıdır. Bu tarz yapılar hata yapma endişesi ve sonrasında suçluluk duygusu, onun da sonrasında isyan duygusuna götürür. Her biri kendi içinde tek kutuplu bir duruş olduğu için farklı hatta zıt kutupları buluşturan bir dahi kişiliğinin oluşmasına uygun bir zemin teşkil etmez.

Eğitim sistemindeki zevkten kopuk bilgi depolama mantığından ve toplum içinde kişiliklerin baskılanarak tek bir kutba indirgenmesinden vazgeçilmediği takdirde, dâhilerin yetişmesinde iş daha çok ‘dahi adayları’na ve ailelerine düşer.

Eğer şu şartlara riayet edilirse, dahi olunamasa bile, aklı başında, karakterli, ciddi ürünler ortaya koyan, hayattan zevk alan biri olunabilir:

1-En çok sevdiğiniz ve zevk aldığınız işi yapın
2- Hayal kırıklığı ve başarısızlıktan korkmayın.
3- Başarısızlık uygun bir şekilde yönetilebilirse, dâhiliğe uygun bir zemin olabilir.
4 “Aptal olduğunuzu düşünecekler”e aldırmayın; onlar arkasındaki kalabalığa bakıp kendilerini akıllı sanıyorlar. Emin olun, siz ürün verdiğinizde, sizin yerinizde olmak için can atacaklardır.
5- Hayallerinizi zapt edin.
6- Gerçeklik duvarına meydan okuyun.
7- Ve en önemlisi, daima üretin,üretin,üretin.

ÖMER BALDIK

Devamını Oku.. Read full story
 
  • Matematik Eğitimi

    "Matematik eğitimi üzerine derlenen güzel yazılar "


  • "Öğrencilerin korkulu rüyası çarpım tablosunu kolay öğrenme ve öğretme üzerine yazılar"
  • Çocuk Eğitimi

    "En değerli varlıklarımız: Çocuklarımız..
    Çocuk eğitimiyle ilgili seçme yazılar"


  • "Yolu okuldan geçen herkesin matematikle ilgili bir hatırası vardır. Matematikle Barışıyorum kitabı okurlarının mektuplar ve internetten seçme matematikle barış yazıları"